HalkınPusulası


 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Derdimiz ömrümüzden efzundur.

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Halkın Pusulası ★
Yönetici
Yönetici
avatar

Mesaj Sayısı : 609
Points : 23835
Reputation : 1
Kayıt tarihi : 18/10/10
Nerden : ((( Deep HeLL )))

MesajKonu: Derdimiz ömrümüzden efzundur.   Ptsi Ekim 18, 2010 6:18 pm

Bilmem farkında mısınız; son birkaç yılda ülke ekonomisinin düze çıktığı konuşuluyor, yatırımların arttığından bahsediliyor. Benim bildiğim konular değil bunlar; lakin gözlemleyebildiğim bir şey var. İnsanlar tüketiyor, durmadan tüketiyor, bıkmadan tüketiyor. Bu yeni tarz-ı hayatın (yaşam biçimi) ülke ekonomisinin iyi veya kötü olmasının sonucu olduğunu hesap ederek ortaya çıktığını da zannetmiyorum.

Kaldı ki insanlar, tüketici tavırlara göre şekillendirilmiş bir toplumsal yapının sıradan insanı her şeyden kopardığının, onların ruhunu sakatladığının, kendisiyle ilgili soruları sormasını engellediğinin, ruhsal bir varlık olduğunu unutturduğunun farkında değiller. Maddeler çağının insana dayattığı mekanik hayat insaniyetin dengesini bozuyor ve bireyi derunî dünyasından koparmakla kalmıyor, “aşkın olan”a yükselmesini de engelliyor. İnsan tabiatını yalnızca bir örümcek ağı gibi kuşatmış olan bu ‘madde’ hissi, tüketici modern dünyanın reklamları tarafından çelik ağlara, demir örgülere dönüştürülüyor ve neredeyse hiç kimse onun parmaklıkları içinden çıkamaz hale getiriliyor. Tüketimi teşvik edenler bize pırıl pırıl tabaklar ve giysiler sunuyorlar, ama pırıl pırıl suların ve nehirlerin elden çıktığını, pırıl pırıl duygularımızın kirlendiğini, beyaz hayallerimizin lekelendiğini saklıyorlar. Hâlbuki bizi “aşkın olan”a götürmek üzere yıkayıp arındıracak gerçek nehirlerimiz bunlardır ve ancak bu duygularla ötelere ait olduğumuzu hissedebiliriz. Kirli tüketim ağları ise sanal bir dünyanın dayatmasıdır.



Dünyayı global bir pazar haline getiren anlayış, insana her şeyi satmayı öneriyor ve elbette her şeyi satın alabilme duygusuna yönlendiriyor. Zannederim bu pazarın hiçbir hukuku da yok. Daha doğrusu bu alışverişte hukuk işlemiyor. Kural koyucu yalnızca güç ve para. Parayla elde edilebilen her şey tüketilebilen bir eşyaya dönüşüyor ve eşyanın saldırısı altında çaresiz bekleyen insan, yazık ki kaderine boyun eğmiş ve maddenin hükümranlığı altında köleleşmiş bir varlık oluveriyor. Artık metropollerin, AVM’lerin toplama kamplarında, travmaları ve sendromlarıyla koşuşturup duran ve buna mutluluk adı veren bir toplum ile karşı karşıyayız. Uğursuzluğun mucize kılığında pazarlandığı, satılmayacak metanın bırakılmadığı, billboardlar ve reklamlar dünyasının girdabına takılıp kaldığı, “satarım canımı alan bulunmaz” ekseninde mânânın maddeye irca olunduğu bu pazarı kontrol edebilmek yazık ki imkânsız. Spartaküs’ün ruhu çoktan yeryüzünden çekilip gitmiş ve bu arenada bize esareti özgürlük diye sunmaktalar. Öyle bir özgürlük ki tarihin hiçbir döneminde insanlık bu derece özgür olmaya yeltenmemiş, özgürlüğün bu derecesine iltifat etmemiştir. Çünkü bu özgürlük bizi etiketler, markalar ve isimlere hapsetmektedir. Onları tükettikçe azgınlaşan ihtiraslarımız da ruhlarımızı zindanlara kilitleyip anahtarını denize fırlatmakla meşguller. Biz hâlâ bunun adına özgürlük diyoruz ve gerçekte neye sahip olarak özgürleşeceğimizi unutmaya devam ediyoruz. Görünen varlığımız semirirken görünmeyen varlığımız (ruhumuz, canımız, zihnimiz, gönlümüz) harap olmaya devam ediyor. İnsan, öylesine “Biçare, harab olmadan abad olayım der” gezer halde. Bilmiyor ki harab etmesi gereken şey mânâsı değil, madde düşüncesidir, ihtiraslarıdır, masivasıdır. Sonuçta madde tutkusu özgürlüklerini elinden alıyor ve insanı harap ediyor!.. Geriye de, eskitilmiş harabelerimizin bile harap edildiği bir dünya kalıyor… Bu harabeler arasında kimliklerimiz eriyor ve adımız başka adlar ve markalara nispetle birer kimliğe kavuşmaya başlıyor; “falancanın feşmekanı” veya “filanca mağazadan” olmak birer statü belirliyor. Sanki insanlık, farkına dahi varmadan beşerî tipten beşeraltı tipe indirilmiş durumda da bölünüp parçalanarak kendi kaderine uygun davranmaya çalışıyor. Biz de buna, ’sınırsız özgürlük’ diyoruz.



Çevremizdeki teknolojiye, internet ağlarına, iletişim aletlerine, günlük hayatımızı tuşlarına dokunarak yaşamaya çalıştığımız enstrümanlara bir bakalım. Bütün bunlar arasında ne kadar özgürüz veya bütün bunlara ne kadar esir durumdayız? Bunlar eylemlerimizde ve ilgilerimizde bize ne kadar hükmediyor da biz onlara ne kadar hükmedebiliyoruz? Bir kaosta mıyız veya bir özgürlük mü yaşıyoruz? Sakın içinde çırpındığımız çelik örgülerin adını özgürlük koymuş olmayalım? Sakın Eflatun’un mağarasında yaşıyor olmayalım?!.. Hani mağaranın ağzında sırtı kapıya dönük oturup da hayatı, oradan içeri sızan ışığın mağara duvarına yansıttığı gölgelerden ibaret sanan mağara adamı gibi… Sahi, bizim gerçekliğimiz de o adamınki gibi yalnızca gölgelerden mi ibaret? Başımızı çevirebilirsek bunu anlayabilir miyiz? Asılların, “ide”lerin, mağaraya giren ışık yönünde olduğunu, başımızı çevirince anlayabilir miyiz gerçekten? Başımızı mağaranın duvarına sabitleyen çelik kuşakların aslında cılız birer örümcek ağı olduğunun farkına ne zaman varacağız?!.. Başımızı çevirme iradesini ne vakit göstereceğiz?!.. Fizik gerçekliğimizden sıyrılıp ne vakit hakikate ereceğiz? O hakikat ki, biz onun yollarına düştüğümüzde tutsaklığımızdan kurtulacak, isimler ve markalar denizinden sahil-i selamete çıkacak, özgür olacağız.
Bir kez denemeye değmez mi sizce? Sonuçta ruhlarımızı bağlayan zincirlerimizden başka ne kaybederiz!. “Gardiyanını seçebilirsin!” diyenler bizi özgürlüğe kavuşturabilecekler mi dersiniz?


Sen canından geçmeden canan arzu kılarsın. Belden zünnâr kesmeden iman arzu kılarsın. (Derviş Yunus)


İskender PALA / Zaman
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://ankara.forum2.biz
 
Derdimiz ömrümüzden efzundur.
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
HalkınPusulası :: Sizden Gelenler•------»-
Buraya geçin: